Modernist yazınsal metinlerin çevirisi, yalnızca dilsel bir aktarım değil aynı zamanda biçim, üslup ve tematik katmanların bir arada korunmasını gerektiren çok boyutlu bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma, Katherine Mansfield’in The Garden Party (1922) başlıklı kısa öyküsünün Türkçeye yapılmış üç çevirisini karşılaştırmalı olarak incelemektedir. Çalışmanın temel amacı, kaynak metinde yer alan modernist anlatı tekniklerinden bilinç akışı, serbest dolaylı anlatım, ritmik söz dizimi ile tematik katmanlardan sınıf ayrımı, toplumsal cinsiyet, ölüm teması ve ikili karşıtlıkların erek metinlere nasıl aktarıldığı üzerinde durmaktadır. Ardından bu aktarım sürecinde erek metin çevirmenleri Oya Dalgıç, Şadan Karadeniz ve Orhan Düz’ün benimsedikleri çeviri stratejilerinin metin içerisindeki çevirmen görünürlüklerini nasıl etkilediği ortaya konmaktadır. Çalışma boyunca analiz edilen örnekler iki kategoriye ayrılmıştır. İlk kategori içerisinde modernist anlatı tekniklerine dair beş örneğe yer verilmiştir. İkinci kategoride ise tematik katmanlara dair beş somut örneğe yer verilerek toplamda on somut örnek üzerinden karşılaştırmalı çeviri analizi gerçekleştirilmiştir. Çalışma içerisinde yer verilen örnek pasajların metin içi çeviri analizleri sırasında Jean-Paul Vinay ve Jean Darbelnet ile Turgay Kurultay’ın çeviri sınıflandırmaları kullanılmıştır. Bu sınıflandırmalar neticesinde ilgili çevirmenlerin çevirileri, Gideon Toury’nin çeviri normları, Lawrence Venuti’nin çevirmenin görünürlüğünü ele alan yabancılaştırma-yerlileştirme kavramları çerçevesinde değerlendirilmiştir. Gerçekleştirilen analiz sırasında yöntem olarak betimleyici karşılaştırmalı metin çözümlemesi benimsenmiştir. Bulgular, üç çevirmenin birbirinden ayrışan stratejik konumlar benimsediğini göstermektedir: EM1 [erek metin] kaynak metnin biçimsel ve tematik özelliklerini korumayı önceleyen yabancılaştırıcı bir tutum sergilerken, EM2 silme ve daraltma işlemleriyle akıcılığı önceleyen yerlileştirici bir yaklaşım izlemekte, EM3 ise açımlama ve dilselleştirme işlemleriyle kendine özgü bir orta yol oluşturmaktadır. Çalışma, modernist metinlerin Türkçeye aktarımına ilişkin yazınsal çeviri analizleri literatürüne, çevirmen görünürlüğünün tek bir stratejiyle değil farklı kuramsal düzlemlerde gözlemlenebilen çok katmanlı bir olgu olduğu önerisiyle katkı sağlamayı hedeflemektedir.
This paper examines the cultural and ideological reworking of Bram Stoker’s Dracula through a cinematic adaptation as Blacula, which was released in 1972. This study is taking place within the frame of Julie Sanders’ theory of adaptation and appropriation, in which the adaptation is not considered a mere process of simple repetition, but a deliberate act of cultural and temporal recontextualization that uses the vampire myth to address different racial, political, and historical realities of America in the 1970s. At the same time, Dracula speculates on late Victorian anxieties surrounding the British Imperial decline, such as a foreign invasion or racial contamination. Blacula, on the other hand, and in a different context, reframes the classical vampire figure as a tragic and racialized subject shaped by slavery, colonial violence, and systemic oppression. Through a comparative analysis of narrative structure, origins of vampirism, gender dynamics, characterization, and spatial settings, the article demonstrates how shared motifs such as immortality, victim transformation, and tragic romance are preserved throughout the adaptation process. Such original human motifs keep erupting and appearing within different ideological frameworks, as well as across different places and cultures. The shift from Gothic horror in Victorian England to American Blaxploitation cinema allows Blacula to act as a proper simultaneous example of the adaptation and appropriation theory suggested by Sander. By pointing up adaptation as an active process, this study contributes to broader debates on intertextuality and the capacity of the myth to be reshaped across media, genres, and different historical contexts.
The main purpose of this research is to examine the role of educational multimedia in improving the teaching and learning process. The study specifically aims to highlight the principles, key features, and major advantages of integrating multimedia technologies into formal education systems in order to enhance students’ learning outcomes. The application of innovative teaching methods, particularly those that involve multimedia tools such as audio, video, animations, and interactive digital resources, can contribute significantly to achieving higher educational goals. Multimedia integration enhances learners’ engagement, increases motivation, supports different learning styles, and improves comprehension and retention of knowledge. The impact of modern educational tools on students’ academic performance and learning efficiency is widely recognized, as multimedia-based instruction provides opportunities for active learning and meaningful interaction with educational content. Moreover, the use of current multimedia technologies in the teaching process can be considered a strategic approach for strengthening formal education systems in any country. It supports teachers in delivering lessons more effectively and helps students develop critical thinking and problem-solving skills. However, despite its benefits, many educational systems still face serious limitations and deficiencies that require immediate attention. One major challenge is the lack of adequate infrastructure and essential facilities in schools, including insufficient hardware and educational communication tools such as computers, projectors, and stable internet access. These shortages can create significant barriers to effective learning and prevent students from fully benefiting from multimedia-supported instruction. Therefore, principles, features and advantages of multimedia in the teaching process are examined in the present study.
Bu çalışma kapsamında, psikiyatr Gülseren Budayıcıoğlu’nun kaleme aldığı gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenilerek Doğduğun Ev Kaderindir adıyla televizyon ekranlarına aktarılan televizyon dizisi Roman Jakobson’un öne sürdüğü göstergelerarası çeviri kavramı odağında ve Sündüz Öztürk Kasar’ın (2021) göstergelerarası çeviri sınıflandırması bağlamında incelenmektedir. Bu kapsamda sosyolojik yapısı birbirinden çok farklı iki aile arasına sıkışmış şekilde yetişen genç bir kadının mücadelesinin anlatıldığı yaşam öyküsü göstergebilimsel açıdan çözümlenerek diziye uyarlanma aşamasında çevirmen–senarist tarafından yeniden kurulan anlam evreninin bir dönüşüme uğrayıp uğramadığı irdelenmektedir. Ataerkil ve kaderci bir toplum düzeninin kadınların iç dünyası üzerindeki etkilerini yansıtan öyküde, yinelenen anlam birimlerinin oluşturduğu “kader”, “annelik” ve “evlilik” yerdeşliklerini oluşturan göstergeler ve söylemler çözümlenerek öyküdeki kadın figürler bir yandan ataerkil düzen içindeki aile ve toplum yapısı çerçevesinde, diğer yandan kapitalist sistem içinde yer aldıkları koşullar çerçevesinde birer eyleyen ve söyleyen olarak ele alınmaktadır. Daha sonra, söz konusu kadın figürlerin gerçekleştirdiği edimler ile söylemler göstergebilimsel açıdan çözümlenecek ve çıkış metnindeki göstergelerin varış metnine aktarılırken geçirdikleri dönüşümler ve üretilen anlamlar feminist bakış açısından da yararlanılarak incelenmektedir. Farklı gösterge dizgeleri arasında gerçekleşen bu göstergelerarası çeviri örneğinde, varış metni olarak ele alınan dizinin ait olduğu görsel-işitsel dizgenin koşullarının ve sunduğu çeşitli anlatım yöntemlerinin çıkış metni olarak incelenen öykünün anlam evrenini aktarma aşamasında çevirmeni nasıl etkilediğinin saptanması amaçlanmaktadır.
Fransız Çeviribilimci Antoine Berman’ın genel çeviri anlayışının temelinde, çevirinin kültürel bir aktarım olduğu düşüncesi yer alır. Bu bağlamda Berman’ın çeviri anlayışının, metni varış dili okuruna yerlileştirme yoluyla yaklaştırmak yerine çeviri eserin yabancı bir kültürün ürünü olduğunun okur tarafından hissedilmesi görüşüne dayandığını da belirtmek gerekir. Bununla birlikte, Berman’ın çeviriye yaklaşımının “sözcüğü sözcüğüne çeviri” anlayışından çok uzak olduğunun, çeviri ediminin, kültürel ve felsefi boyutunun göz ardı edilemeyeceği etik bir anlayış gerektirdiğinin altı çizilmelidir. Berman’ın çeviri eleştirisi yöntemi oldukça kapsamlı ve çok aşamalı olduğu için söz konusu çalışma yalnızca biçim bozucu eğilimlerin incelenmesiyle sınırlandırılmıştır. Berman’ın çevirmenin bilinçli ya da bilinçsiz müdahaleleri sonucunda eserde meydana gelen değişimleri saptamak amacıyla geliştirdiği bu analitik yaklaşım, varış metnindeki çevirmen kararlarından kaynaklanan değişimlerin sistematik bir biçimde incelenmesini mümkün kılmaktadır. Yine kuramcıya göre, çevirmen bu biçim bozucu eğilimlerin varış okuruna aktarımının doğuracağı sonuçların bilincinde olduğu taktirde bunları dikkate alarak bir çeviri stratejisi geliştirebileceğini ve böylelikle de özgün eseri doğasını bozmadan varış diline kazandırılabileceğini savunmaktadır. Fransız edebiyatının önde gelen yazarlarından biri olan ve 20. yüzyılın başlarına damgasını vuran André Gide’in, 1902 yılında yayınlanan L’Immoraliste adlı yapıtının, Tahsin Yücel tarafından Türkçeye Ayrı Yol başlığıyla yapılan çevirisi, bu çalışmada Berman’ın çeviri eleştirisi yöntemi çerçevesinde, biçim bozucu eğilimler analitiğinden yola çıkılarak elde edilen verilen ışığında incelenmiştir.